Hastaneler Yeni Sosyalleşme Alanı mı Oldu? Yılda 300 Kez Doktora Gitmek
Türkiye’nin sağlık verilerine baktığımızda karşımıza çıkan tablo hem gurur verici hem de düşündürücü bir yoğunluğu işaret ediyor. Yıllık 207 milyon muayene, 2,6 milyon ameliyat ve sadece kardiyoloji alanında gerçekleştirilen 5 milyon muayene… Bu rakamlar, Türkiye’nin sağlık hizmetlerine erişim noktasında dünyanın pek çok ülkesinden fersah fersah önde olduğunu kanıtlıyor. Ancak bu devasa verinin ardında yatan bir soru var: Sağlık hizmetine “erişmek”, “doğru hizmeti almak” ile aynı şey mi?
Erişilebilirlik mi, Alışkanlık mı?
İstatistiklere göre kişi başına düşen yıllık ortalama muayene sayısı 12 civarında. Bu rakam dünya ortalamasının oldukça üzerinde. İnsanların hastaneye gitme noktasında bir engel yaşamaması sosyal devlet anlayışı açısından bir başarı olsa da, sistemin üzerindeki yükü analiz etmek gerekiyor. Örnek vakalarda gördüğümüz üzere, bazı vatandaşlar için hastane ziyaretleri bir sağlık gerekliliğinden ziyade bir sosyal aktiviteye dönüşmüş durumda. Koca Mustafa Paşa’daki teyzemizin yılda 300 kez doktora gitmesi, sağlık sisteminin bir “sosyalleşme aracı” olarak kullanıldığının en çarpıcı örneği.
Pazartesi bir hastane, Salı bir diğeri… Çapa, Samatya, Haseki derken poliklinik koridorları dertleşme ve vakit geçirme alanları haline geliyor. Bu durum, gerçekten acil müdahaleye veya uzman görüşüne ihtiyacı olan hastaların randevu bulmasını zorlaştıran temel bir “yanlış kullanım” sorununu doğuruyor.
Aile Hekimliği: Sistemin Atıl Kalan Kilit Taşı
Sağlık sisteminin en sağlıklı işlediği ülkelerde “kapı tutucu” rolü aile hekimlerinindir. Bizde ise aile hekimliği çoğu zaman sadece rapor almak veya ilaç yazdırmak için uğranan bir durak olarak görülüyor. Oysa doğru yönlendirme aile hekiminden başlar. Bir hastanın doğrudan uzman doktora veya cerraha gitmesi yerine, önce kendi genel sağlık geçmişini bilen aile hekimine danışması, hem gereksiz tahlil yükünü azaltır hem de hastanelerdeki yığılmanın önüne geçer.
Verimlilik Sorunu
Rakamların büyüklüğü (90 bin anjiyo, 100 bin kalp ameliyatı) tıbbi tecrübenin yüksek olduğunu gösterse de, koruyucu sağlık hizmetlerinin zayıflığına da işaret ediyor olabilir. Eğer biz toplum olarak hastalık kapıya dayanmadan, yani “anjiyo masasına yatmadan önce” yaşam tarzımızı değiştirecek rehberliği alamıyorsak, 207 milyon muayene yapmakla sadece semptomları bastırıyoruz demektir.
Sağlık hizmetine ulaşmakta zorluk çekmiyoruz, ancak sağlık okuryazarlığı konusunda katedecek çok yolumuz var. Hastaneleri sosyalleşme alanı olmaktan çıkarıp, tıbbi zorunluluk merkezleri haline getirdiğimiz gün; hem hekimlerin üzerindeki baskı azalacak hem de hizmet kalitesi muayene sayısıyla değil, iyileşme oranıyla ölçülür hale gelecektir.
