WhatsApp Image 2026-05-21 at 13.45.29

Şamanizm’den Günümüze Uzanan Karanlık Bir Miras: Alkarısı Nedir?

Bunca teknolojik gelişmeye, bilimsel kanıtlara ve çağdaşlaşmaya rağmen kuşaktan kuşağa aktarılan, Anadolu insanının zihnindeki yerini koruyan bitmek bilmeyen bir korku seansının adıdır Alkarısı. Ülkemizin değişik bölgelerinde, özellikle de Güneydoğu Anadolu taraflarında bu korku türü kendini eski çağlardan beri hissettirmektedir. Hatta dünyanın doğusunda veya batısında da benzer köklere sahip korkular bulunmaktadır.

Anadolu’nun birçok bölgesinde, yeni doğum yapmış ve loğusa dönemindeki kadınlara göründüğü söylenen bu varlık; kadınların dehşet verici şekilde korkmasına, hastalanmasına, hatta intihar ederek yaşamlarına son vermelerine neden olan kötü bir cin olarak nitelendirilir. Alkarısı isminin dışında halk arasında “Albasması” olarak da bilinen bu cinin, sadece anneye değil yeni doğmuş savunmasız bebeklere de zarar verdiği söylenir. Bu efsanevi yaratık Erzurum ve Sivas’ta Alkarısı, Malatya’da Hıbilik, Bingöl’de Kapoz, Elazığ’da Hafdar, Gaziantep’te ise Tepegöz adıyla anılmaktadır.

Efsanenin tarihsel temeli ise İslamiyet öncesi Türk inancı olan Şamanizm’e kadar uzanır. Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in “Türk Kültür Tarihine Giriş” kitabında da belirtildiği üzere; eski Türklerde nur ve ziya aleminin büyük tanrısı Han Ülgen iken, karanlık aleminin tanrısı Erlik Han’dır. Şamanizm’de insana yardımcı olan Yayık, Suyla, Karlık ve Utkucu gibi iyi ruhların yanı sıra; “Ak Ana” veya “Ak Ene” olarak bilinen koruyucu Tanrıça Umay vardır. Erlik ve Albastı ise bu inancın en tehlikeli kötü ruhlarıdır. Kara iye, yani kötü ruhların yeni evli çiftlere zarar vermesini önlemek için eski Türklerde gençler atlarını kurban ederlerdi. Alkarısı, bu kötü ruhların Anadolu’da hala kabul gören en güçlü temsilcisidir. Cin, peri, iyi ve kötü ruh gibi doğaüstü ve gizemsel güçlerin hastalıklarla veya ölümlerle ilişkili olduğuna inanılan bu efsaneye Anadolu dışında da rastlamak mümkündür.

Sivas’taki “Kırk Karışması” İnanışı ve Alkarısı’nın Dehşet Veren Tasviri

Efsaneye göre Alkarısı, fiziksel olarak oldukça ürkütücü bir görünüme sahiptir. Onun uzun boylu, parmaklarının eklem yerlerinin olmadığı ve sivri uçlu olduğu, saçlarının karmakarışık, vücudunun yağlı, el ve ayaklarının küçük, dişlerinin ise dışarıya doğru fırlamış (dişlek) olduğu anlatılır. Samanlık ve ahırlarda saklanan, adeta bir öcü gibi tasvir edilen bu yaratık, karanlık odalara gelerek yalnız kalmış loğusa kadının üzerine çöker ve halk arasında “al geldi” denilen bir ağırlık basması hissi yaratır. İnanışa göre bu kötü ruh, loğusaların ve yeni doğmuş çocukların ciğerleriyle beslenir. Efsanenin kökenini ilk insana kadar dayandıranlar da mevcuttur; Alkarısının Hazreti Adem’in ilk karısı olduğuna inanılan, ancak Adem ile aynı anda ve eşit yaratıldığı için onun eşi olmayı reddedip lanetlenen “Lilith” olduğu söylenir.

Aynı zamanda kısrak atlara karşı büyük bir düşmanlığı olan Alkarısı, geceleri bu atlara biner, yelelerini örer ve hayvanları nefessiz kalıp terleyene kadar koşturur. İnsanlara kötülük yapmasıyla bilinen bu varlığın enteresan bir yönü de pişirdiği ekmeğin hiçbir zaman bitmemesi ve çok bereketli olmasıdır.

Sivas’ta ise bu efsane ile bağlantılı olarak “kırklı dönemlerini” yaşayan kadınların birbirleriyle görüştürülmemesiyle ilgili oldukça katı ve enteresan bir gelenek vardır. Yeni doğum yapmış bir kadın ile yine kırk gün içinde doğum yapmış başka bir kadın, Alkarısı cininin laneti ve “kırk karışması” tehlikesi yüzünden asla görüştürülmez. Şayet buna engel olunamaz ve kadınlar bir araya gelirse, birinin kırkının diğerinin üzerine geçtiği söylenir. Bu durum hem çocuğu hem de anneyi doğrudan etkiler; loğusa anne aniden sütten kesilir ve bebeğini emziremez hale gelir. Eğer böyle bir görüşme kazara gerçekleştiyse ve anne sütten kesildiyse geleneksel bir arınma seansı uygulanır: Beyaz şarap, buğday ve tuz ateşe atılır, hasta kadın bu ateşten çıkan dumanla baştan aşağı tütsülenerek kötü ruhun lanetinden kurtarılmaya çalışılır.

Metallerden Korkan Kabus: Tıp Dilindeki Gerçek ve Halkın Korunma Yöntemleri

Anadolu halkı, yüzyıllardır loğusa kadınları ve bebekleri bu korkunç varlıktan korumak için kendince çeşitli çareler üretmiştir. Alkarısının metallerden, erkek objelerinden ve doğal olarak erkeklerden çok korktuğu söylenir. Bu yüzden al basmasın diye loğusa kadınlar giysilerine veya yastıklarına çuvaldız, iğne gibi metal nesneler batırırlar. Kadını asla odada yalnız bırakmamak, odanın ışıklarını gece boyu sürekli açık tutmak, başucuna kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’i koymak ve kadının yüzünü kırmızı bir örtüyle kapatmak en yaygın korunma yöntemleridir.

Bu kadim efsanenin modern tıp dilindeki tam karşılığı ve bilimsel açıklaması ise “doğum sonrası depresyonu” (puerperal psikoz) olarak tanımlanmaktadır. Bilimsel araştırmalar, loğusa kadınlara uygulanan bu tür baskıcı ve korku dolu geleneksel uygulamaların, yeni doğum yapmış kadınların psikolojilerini daha da bozduğunu, ciddi hastalıklara ve hatta intihar eylemlerine zemin hazırladığını açıkça ifade etmektedir.

Ancak Anadolu’da yüzyıllardır kök salmış bu inanışa sahip insanlara “saçma sapan, akla aykırı, batıl, hurafe veya ilkelce” demenin hiçbir toplumsal karşılığı ve faydası bulunmamaktadır. Bu tür söylemler halk nezdinde bilimsel bir değer taşımasa bile, özünde loğusa dönemindeki anne ve çocuğu dış dünyadan korumayı hedefler. İnsanlığın var oluşundan bugüne kadar birçok toplumda hastalıklar; erkek objeleri, metaller, kutsal kitaplar ve koruyucu ögeler kullanılarak kötü ruhlardan arındırma yoluyla tedavi edilmeye çalışılmıştır. Alkarısı olarak bilinen bu cadı-cin figürünün tamamen bir efsaneden ibaret olduğu gerçeği, bilim ne kadar gelişirse gelişsin, kültürel bellekten silinmeyecek ve yüzyıllar geçse dahi bazı kesimlerce kabul edilmeyecek derin bir toplumsal gerçeklik olarak varlığını sürdürmektedir.

EDİTÖR:MAHMUT ERDOĞAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir