SİVAS’IN UNUTULMAZ EFSANESİ: KIZILBAŞOĞLU YADİGAR

0
WhatsApp Image 2026-05-21 at 15.29.54

Sivas Sokaklarında Bir Saklı Hatıra: Dini Kimliği Gerçek Adının Önüne Geçen Bir Kabadayı

Sivas merkezinde, Alevi nüfusun yoğun olarak yaşadığı Alibaba ve Gökçebostan mahallelerinin hafızasında efsaneleşmiş, adalet terazisiyle nam salmış bir kabadayının hikayesidir bu. Yazar Kelime Ata’nın kaleme aldığı “Kızıldan Yeşil’e Alibaba Mahallesi” isimli kitabında tüm detaylarıyla portresi çizilen bu yarı efsanevi karakter, Sivas’ta 1959 yılından beri inceden inceye yaşatılan derin bir kederin adı ve kentin saklı hatırasıdır. Yaşasaydı belki de Türkiye çapında şöhretli bir kabadayı olabilecekken, henüz ömrünün baharında hayattan koparılan bu isim, yerel bir kahraman olarak “Kızılbaşoğlu Yadigar” şeklinde bilinmiş ve anılmıştır. Toplumsal hafızadaki dini kimliği, zamanla gerçek isminin bile önüne geçmiştir.

Asıl adı Yadigar Aykut olan ve Gökçebostan Mahallesi’nde dünyaya gözlerini açan genç, daha küçük bir çocukken babasını kaybetmiştir. Annesinin yaptığı ikinci evliliğin ardından, rivayetlere göre oldukça mutsuz, itilmiş ve zorlu bir çocukluk dönemi geçirmiştir. Erken yaşta yaptığı evlilik, ardından gelen geçimsizlikler ve aile içi kavgalar onu demir parmaklıkların arkasına sürüklemiştir. Cezaevi yılları, Yadigar için bir dönüm noktası olmuş; orada dönemin ünlü kabadayılarının arasında, çizgi dışı bir dünyanın kapısını aralayarak hayata bambaşka bir pencereden bakmaya başlamıştır. Hikaye, bu yönüyle ele alındığında cezaevinden kabadayılığa uzanan klasik bir serüven gibi görünse de onu akranlarından ve diğer kabadayılardan farklılaştıran asıl unsur, arkasındaki trajik toplumsal dinamiklerdir.

O dönem, yoksul Alevi toplumunun köyden kente göç ederek şehir hayatıyla yeni yeni tanıştığı ve Sivas’ta tutunma mücadelesi verdiği yıllardı. Ne var ki başta demiryolu olmak üzere diğer kamu yatırımlarıyla şehirde yaşanan ekonomik canlanmanın bir parçası olmak isteyen Alevilerin, geleneksel ekonomik ilişkilere dahil olması çok güçtü. Sistematik bir ayrımcılığa tabi tutulan bir toplum için şehir merkezinde dükkan açabilmek, bir ticari faaliyeti istikrarlı biçimde sürdürebilmek, kurtlar sofrasında hayatta kalmaya çalışmakla eşdeğerdi. Alevi toplumunun siyasi önderlerinden Mustafa Timisi’nin de belirttiği gibi: “Bir Alevi, köyden gelecek de tapu müdürünün veya herhangi bir yöneticinin huzuruna çıkacak, ne mümkün?.. Çünkü Aleviler ezik olurlardı.” İşte tam bu noktada sahneye çıkan Yadigar, kendini garip, ezilmiş ve kimsesiz hisseden Alevilere kol kanat gerdi. Ağası, marabası, şehirde haksızlığa uğrayanı kim varsa onun kapısını çalar oldu. Rivayet odur ki eğer Sivas’ta Aleviler Kepçeli mevkiinde tutunup bir yer edinebildiyse, bu tamamen Yadigar’ın onları koruyup kollaması sayesinde gerçekleşmiştir.

Kurtlar Sofrasında Bir Güvence Kapısı: Mal Pazarı Dehşeti ve Karakol Basan Bir Yiğit

Akademisyen ve yazar Prof. Fuat Bozkurt’un konuyu işleyen sosyolojik tespitlerine göre, o yıllarda Sivas Mal Pazarı tam anlamıyla acımasız, tekinsiz bir yerdi. Kasap yamakları ve mal cambazları, gözlerine kestirdikleri korumasız köylülerin yanına yaklaşır; bir ikisi köylü ile kurmaca bir pazarlığa tutuşurken, diğerleri arkadan dolanıp köylünün satacağı malları yürütürdü. Ya da cambazlar, zavallı köylünün ellerini pazarlık bahanesiyle kendi sert elleri arasına kıstırır, bağırtarak, canını yakarak elindeki malı yok pahasına düşük ücretle gasp ederlerdi. Alevi köylüler için her pazar alışverişi tam anlamıyla acı bir deneyime dönüşüyordu; ya heybeleri çalınıyor ya da binbir emekle getirdikleri malları ellerinden zorla alınıyordu. Kentin göbeğinde güven içinde oturup bir çay içebilecekleri kahvehane bulmak bile büyük bir sorun teşkil ediyordu. İşte kent korkusundan yılmış, sinmiş olan bu Alevi köylülerine Kızılbaşoğlu Yadigar, açtığı kahvehaneyle adeta bir sığınak, bir güvence yeri oldu. Onun kahvesi, köylüler için korunaklı bir kale haline gelmişti; şehirde başına taş değen, haksızlığa uğrayan her köylü soluğu Yadigar’ın yanında alıyordu.

Yadigar’ın nasıl bir iklimde yetiştiğini ve karakterinin nasıl çelikleştiğini ise Alevi çevrelerinde saygın bir dede olarak bilinen Ali Haydar Celasun’un şu çarpıcı satırlarından okuyoruz:

“Yadigar, henüz altı yaşından itibaren Alevi olduğunu sokakta akranlarından yediği dayaklarla öğreniyor. Söğüt dalından yaptığı atı, söğütten yonttuğu düdüğü, çatal sapanı, misketleri ve oyuncak adına nesi varsa zorla elinden alınıyor; kafası, burnu, parmakları dahi kırılıyor. Ve o çocuk, uğradığı bu zorbalıklar karşısında pes etmiyor; on bir yaşında yılan dilli Sivas bıçağını dişleriyle istediği noktaya tam isabetle atmayı beceriyor. Silahla on üçünde kavuşuyor. Aslan pençesini andıran iri ellerini tokat atmakta ustalaştırıyor, yüreğinde ise güçlüyü ezme, yoksulu tutma çeliğini döküyor. On sekizine geldiğinde artık namlı Kızılbaşoğlu Yadigar olup çıkıyor. Karakol basıp komiser tokatlamak, zenginden zorla alıp fukaraya dağıtmak, hapisten tahliye olanlara, askerden terhis edilenlere, sürgünde zorluk çekenlere yardım etmek onun rutin hayatı oluyor. Dulun, yetimin, kimsesiz ve dar gelirlinin kışlık odununu, kömürünü, kavurmasını, pekmezini, örtünme ve giyinme gibi tüm hayati gereksinimlerini karşılamak, Kızılbaşoğlu Yadigar’ın bir yaşam biçimi haline geliyor. Adeta Aleviliğin Sivas’taki Hz. Hüseyin’i kesiliyor. Hayattaki tek zayıf yönü ise gönlünü kaptırdığı, sevdiği kadının bir hayat kadını oluşudur.”

Siganfu’dan Sivas Sokaklarına Pusular ve Kapanan Gözler: Efsaneye Dönüşen İntikam Yeminleri

Kelime Ata ile Fuat Bozkurt’un araştırmalarına göre Kızılbaşoğlu Yadigar, o dönem Sivas şehrindeki üç büyük kabadayı grubundan birinin mutlak lideriydi. Çevresindeki sadık yiğitlerle beraber, Gökçebostan Mahallesi’ndeki Etem Bey Parkı’nı mesken tuttukları için şehirde “Etemin Kabadayıları” olarak bilinirlerdi. Şehrin diğer iki dişli grubu ise Pulurlular ve Çavuşbaşılı Pisik Ömer’in çocuklarıydı. Aralarındaki kavga ve rekabet çok büyüktü; zira bunca yıllık Sivas tarihinde görülmüş, işitilmiş bir şey değildi: Bir “Kızılbaş” çıkacak ve Sivas’ın köklü, geleneksel tüm kabadayılarını tek tek alt edip racon kesecekti. Bu durum diğer gruplar için bir onur meselesi haline getirilmişti.

Takvimler 29 Nisan 1959 tarihini gösterdiğinde, henüz 29 yaşının baharında olan Kızılbaşoğlu Yadigar, Pisik Ömer’in oğulları tarafından kahpece bir pusuya düşürülerek yaylım ateşine tutuldu. Pisik Ömer’in çocukları, kabadayı alemindeki bu en güçlü ve sarsılmaz rakibi bertaraf etmenin verdiği büyük sevinçle, diğer gruptan Pulurlu Hafız’a müjdeyi ulaştırdılar: “Kızılbaşoğlu’nu vurduk, işini bitirdik!” Olay yerinde bulunan Faytoncu İsmail’in tarihi tanıklığına göre, vücuduna ölümcül darbeler alan Yadigar’ı kanlar içinde apar topar faytonuna bindirip hastaneye yetiştirmişti. Ne var ki dönemin meşhur doktoru Kızıldeli, bu dal gibi delikanlıyı kurtarmak için ne kadar çabalasa da başarılı olamadı. Yadigar’ın bir daha açılmayacak olan gözlerini elleriyle kapatırken, hastane odasında hıçkırıklara boğularak ağladı.

Yerel Ülke Gazetesi’nin 30 Nisan 1959 tarihli sayısında manşetten verilen “Şehrimizde Dün Gece İşlenen Feci Cinayet” başlıklı haber, tüm Alevi mahallelerini derin bir yasa boğdu. Bu ölüm sadece Alevileri değil, Sivaslı aydınlar ile kentteki hem Alevi hem Sünni namuslu, demokrat insanları da derinden üzdü. Kızılbaşoğlu Yadigar’ın haince katledilmesinden sonra sahipsiz ve başsız kalan bir dizi delikanlı, Sivas sokaklarında intikam alma gayretine düştü. İşin en dikkat çekici boyutu ise Yadigar’ın yiğitliğine, mertliğine, adaletine ve elinin açıklığına hayran kalan birçok Sünni kökenli gencin de arada bir gizlice toplanarak, “Kızılbaşoğlu’nun intikamını alacağız” diye yeminler etmesiydi.

Ancak bu yoğun çabalara ve edilen büyük yeminlere rağmen Yadigar’ın öcü bir türlü alınamadı. Fakat bu ölüm Sivas’ta tarihi bir kırılma yarattı: Sivas tarihinde ilk kez Kızılbaşlar arasında kabadayılığa özenme, haksızlığa karşı silahlanma dönemi başladı. Yadigar adına halk arasında sayısız ağıt, şiir ve destan yazıldı. Cenazesi ilk olarak Höllüklük yöresindeki mezarlığa defnedildi, sonradan bu mezarlığın yeri değiştirilince kemikleri büyük bir saygıyla Abdulvahabi Gazi Tekkesi mezarlığına nakledildi. Bu tarihten sonra Yadigar’ın kısa, fırtınalı ama derin izler bırakan hayatı zamanla bir halk efsanesine dönüştü. O artık sıradan bir sokak kabadayısı değil, varoluş mücadelesi veren bir toplumun koruyucu kahramanı haline gelmişti. Çünkü o, özünde Alevi kimliğinden ve bu kimliğin getirdiği mazlumları koruma misyonundan dolayı katledilmişti; böylece Alevilerin makus kaderi, Yadigar’ın trajik kaderiyle iç içe geçmişti. Sivas’a sonradan gelip yerleşen ve tutunmaya çalışan Alevi toplumu, bu acı kaybın ardından Sivas şehri için o günden bugüne dilden dile aktarılan şu meşhur sözü bir özdeyiş haline getirdi: “Yadigara yar olmamış Sivas, bize mi gülecek?”

EDİTÖR:MAHMUT ERDOĞAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir